Yolunuz bir şekilde “toplumsal cinsiyet eşitliği” hakkında araştırma yapmaya düştüyse ve kendinizi burada bulduysanız, ne mutlu bize. Günümüzde hâlâ duymazdan gelmeye ve sanki bizi hiç etkilemeyecekmiş gibi uzaktan bakmaya alıştığımız bazı kavramların sözlük anlamlarını bilmek bile birçok şeyi değiştirmek için önemli bir adım. O yüzden şimdi gelin, gözümüzü hiç korkutmadan, aşama aşama giderek bu adımı birlikte atalım.
Toplumsal cinsiyet eşitliği hakkında konuşmaya başlamadan önce biraz geriye gitmek ve şu sorulara yanıt bulmak gerekiyor: Cinsiyet nedir? Toplumsal cinsiyet nedir? Bu ikisi birbirinden neden keskin çizgilerle ayrılıyor?
Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet Nedir? İkisinin arasında ne fark var?
Gündelik dilde sıklıkla iç içe geçen ve çoğu zaman aynı anlamda kullanılan “cinsiyet” ve “toplumsal cinsiyet” kavramları arasında ciddi farklar olduğunu anladığımızda, bakış açımız tamamen değişecek. Bu iki terim, bireylerin kimliklerini ve toplum içindeki rollerini anlamak açısından oldukça önemli bir ayrımı yansıtıyor.
Cinsiyet, tamamen biyolojiktir. Yani doğuştan sahip olduğumuz fiziksel özellikler, kromozomlarımız, hormonlarımız ve üreme organlarımızın bir kombinasyonudur. Cinsiyet genellikle kadın ve erkek olarak iki temel kategoriye ayrılır ve bu durum doğanın bize sunduğu bir temel özellik gibi kabul edilir. Bu tanımda neden “genellikle” dediğimizi merak ediyor olabilirsiniz, açıklayalım: Biyolojik cinsiyet her zaman bu iki kategoriden birine kolayca oturmaz; bazı bireyler interseks gibi farklı biyolojik özelliklere sahip olabilir.
Toplumsal cinsiyet ise toplumun kadınlara, erkeklere veya kendini bu iki kategoriden birine ait hissetmeyen bireylere atfettiği roller, sorumluluklar ve beklentilerle ilgili bambaşka bir tanımlama biçimidir. Kadınları kırılgan erkekleri güçlü diye tanımlamak, kız çocukların pembe erkek çocukların mavi rengi sevdiğine inanmak, kadınların ütü yapmakta erkeklerin para kazanmakta başarılı olduğunu zannetmek gibi klişe örnekler toplumsal cinsiyet rollerinin birer yansımasıdır. Öğrenerek içselleştirilen bu kavram, tamamen sosyal ve kültürel bir yapıdır. Yani zaman içinde değişebilir, kültürden kültüre farklılık gösterebilir, toplumsal algılama biçimlerine bağlı olarak şekil değiştirebilir.
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ne demek?
Tam da bu noktada, toplumsal cinsiyet eşitliği meselesi tüm ağırlığıyla karşımıza çıkıyor. Çünkü toplumsal cinsiyet rolleri, bireylerin yalnızca kimliklerini veya neyi sevip sevmeyecekleri gibi basit yönlendirmeleri değil, hayat boyu karşılaşacakları fırsatları, içinde yer alacakları mücadeleleri ve toplum tarafından nasıl algılandıklarını da şekillendiriyor. Kadınlara, erkeklere ya da ikili cinsiyet anlayışının dışında kalan bireylere dayatılan kalıplar sorgulanmadıkça, eşitsizlikler kök salmaya devam ediyor. Ancak bu kalıpları yıkmak ve herkesin hak, özgürlük ve saygı bakımından eşit olduğu bir düzen kurmak mümkün. İşte toplumsal cinsiyet eşitliği, bu düzenin kilit noktası.
Lafı hiç dolandırmadan söyleyelim: Toplumsal cinsiyet eşitliği, her şeyden önce temel bir insan hakkıdır. Yalnızca bireyin daha iyi bir hayat yaşaması için değil, sürdürülebilir bir dünya barışı inşa etmek için de vazgeçilmezdir.
En yalın tanımıyla toplumsal cinsiyet eşitliği, cinsiyetten bağımsız olarak her bireyin toplumda aynı haklara, fırsatlara ve kaynaklara sahip olmasını sağlamayı amaçlar. Bu eşitlik yaklaşımı sadece yasalardaki değil, toplumsal cinsiyet normları ve önyargılar nedeniyle ortaya çıkan eşitsizlikleri gidermek için de gösterilmesi gereken çabayı içerir. Geçmişte yaşanan ayrımcılıklara dair farkındalığı yitirmeden, mevcut toplumsal yapıların kadınlara yarattığı dezavantajları ortadan kaldırmak için pozitif ayrımcılık gibi önlemler alınmasını destekler. Her bireyin potansiyelini tam olarak gerçekleştirebildiği bir toplum yaratmak asıl hedeftir.
Toplumsal cinsiyet eşitliği, uluslararası insan hakları hukukunun bir parçası haline, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile getirildi. İnsan hakları tarihinde bir dönüm noktası olan bu belge, “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar” ve “Bu Beyanname’de belirtilen tüm hak ve özgürlüklerden, hiçbir ayrım gözetilmeksizin, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, doğum veya başka herhangi bir statü gibi nedenlere dayalı farklar olmaksızın herkes yararlanır” ifadelerini kabul etmiştir.
Prof. Dr. Yıldız Ecevit tarafından hazırlanan “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Temel Kavramları” eğitim materyalinde yer alan bu tanımlamayla perspektifimizi biraz daha genişletelim:
“Toplumsal cinsiyet eşitliği, biyolojik farklılıklarla değil, kadınların ve erkeklerin toplumdaki eşitsiz konumlarıyla ilişkili bir kavramdır. Ücretli ve ücretsiz çalışma, gelir, mülk, eğitim, sağlık, karar alma, normlar, alışkanlıklar, kadın ve erkeklere atfedilen roller ve onlardan beklenenler dahil olmak üzere, yaşamın her alanındaki sosyal ve kültürel farklılıklarla ilgilidir. Bu farklılıklar pek çok alanda orantısız biçimde kadınların aleyhinedir. Kadınlar ve erkekler arasındaki tarihsel dengesizlikler, kamu politikaları da dahil olmak üzere, her türlü insan faaliyetine ve kurumuna hükmeder. Bugün bile, hâlâ (bilinçli ya da bilinçsiz olarak) politika yapımındaki norm, “standart insanı” erkekler olarak görmektir. Toplumsal cinsiyet eşitliği hedefine ulaşmak için, politika oluşturma sürecinin tüm aşamalarında normları sorgulayan ve toplumsal farklılıkları dikkate alan stratejilere ihtiyaç vardır.”
Kadın hakları ve kadına yönelik şiddetle mücadelede temel bir adım olarak toplumsal cinsiyet eşitliği
Toplumsal cinsiyet eşitliğini yalnızca yasalarla güvence altına almak yeterli değil; tüm çaba bu eşitliğin hayatın her alanında somut bir şekilde yaşanması için olmalı. Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınlar hâlâ şiddet, ayrımcılık ve eşitsizlikle mücadele etmek zorunda. Kadına yönelik şiddet, toplumsal cinsiyet eşitliğinin önündeki en büyük engel ve bu toplumsal yara, bireysel boyutunun ötesinde, tüm toplumu derinden etkiliyor. Kadınların temel insan haklarını ihlal eden ve sosyal, ekonomik ve politik hayata tam katılımlarını engelleyen bu şiddet sarmalı, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini aynı zamanda kadınların güvenli, özgür ve onurlu bir yaşam sürdürme mücadelesine dönüştürüyor.
Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için neler yapılmalı?
Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için eğitim, belki de en güçlü araçlardan biri. Çocukluk döneminden başlayarak, cinsiyet temelli önyargıları sorgulayan, eşitlikçi bakış açısını benimseyen bireyler yetiştirmek, uzun vadede gerçek bir toplumsal dönüşümün kapılarını aralayabilir. Ancak bu süreç sadece okul sıralarıyla sınırlı kalmamalı; aile içinde, iş yerlerinde ve toplumun her katmanında devam eden bir öğrenme yolculuğu olmalı.
Eğitimin yanı sıra, toplumsal cinsiyet eşitliğini mümkün kılacak somut adımlara da ihtiyaç var. İş hayatında fırsat eşitliği sağlamak, karar alma mekanizmalarında kadınların ve erkeklerin eşit temsilini teşvik etmek ve ev içindeki sorumlulukların adil bir şekilde paylaşılmasını sağlamak bu adımların başında geliyor. Bu dönüşüm, yalnızca bireylerin değil, kurumların ve toplumun tümünün kararlı bir duruş sergilemesini gerektiriyor.
Bu yolculukta üstleneceğimiz rol, dünyayı sadece kendimiz için değil, gelecek nesiller için de daha iyi bir yer hâline getirebilir.
Kaynaklar: