Derin yoksulluk ne demek?
İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi’ne göre “derin yoksulluk” kavramı şöyle tanımlanıyor: “Derin yoksulluk, kişilerin açlık sınırı altında kalmalarının yanı sıra barınma, eğitim, sağlık gibi temel hak ve hizmetler ile adalete erişim imkânlarının sınırlı olması, toplumsal karar alma süreçlerine etkin bir şekilde katılamaması, sosyal dışlanma ve ayrımcılığa maruz bırakılması halidir. Bireylerin hayatını idame ettirecek kaynaklardan, araçlardan, tercihlerden, güvenlikten yoksun kalması ve bu bağlamda sivil, kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasi haklara da erişememesi, derin yoksulluk içinde yaşayan bu kimseleri kısır bir döngü içine iterek sistematik olarak güçsüzleştirmekte ve yoksulluğun nesilden nesile aktarılmasına sebep olmaktadır.”
Heinrich Böll Stiftung Türkiye Temsilciliği ve Açık Alan Derneği-Derin Yoksulluk Ağı’nca gerçekleştirilen “Üçüncü Uluslararası Yoksullukla Mücadele Konferansı” sonrası yayınlanan raporda, ODTÜ Sosyoloji bölümünden Prof. Sibel Kalaycıoğlu, yoksulluk kavramının resmi yaklaşımlarda genellikle ekonomik yoksunluk üzerinden sayılarla ifade edilmeye çalışılsa da, sosyal bilimler açısından sadece parasal kriterlerle değil, toplumsal ve kültürel alanlardaki yoksunluğu da kapsayan geniş bir perspektifle ele alınması gerektiğini vurguluyor. Afet ve kriz dönemlerinde özellikle risk altında olan yoksul hanelerin, kayıt dışı çalışma, sosyal güvencesizlik ve yaşlı veya kadın nüfusun düşük ekonomik katılımı gibi nedenlerle daha da savunmasız hale geldiğinin altını çizen Kalaycıoğlu bu nedenle, yoksullukla mücadelenin, sadece ekonomik göstergeleri değil, aynı zamanda toplumsal eşitsizlikleri ve risk faktörlerini de dikkate alarak yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları iş birliğiyle somut çözümler üretmeyi gerektirdiğini belirtiyor.
Yoksulluk Endeksi’ne göre 1 milyardan fazla insan yoksul
UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) tarafından yayınlanan “2024 Küresel Çok Boyutlu Yoksulluk Endeksi (MPI)” raporuna göre, dünyadaki 6,3 milyar insanın 1,1 milyarının akut çok boyutlu yoksulluk içinde yaşadığı, bunların yarısından fazlasının çocuk olduğu ifade ediliyor. Bu durum, çocukların sağlık, eğitim ve genel refahını olumsuz etkilemenin yanı sıra, nesiller arası bir döngü oluşturarak yoksulluğun devamlılığını beraberinde getiriyor.
Rapordan çıkan sonuçlara göre yoksullukla mücadele çabaları, 1990’dan bu yana aşırı yoksulluk oranını %36’dan %9,2’ye düşürerek önemli ilerlemeler kaydetse de, hala kat edilmesi gereken uzun bir yol var. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nden ilki olan “Her yerde yoksulluğun her türlüsüne son verme” hedefi, dünya genelinde aşırı yoksulluğu ortadan kaldırmayı ve tüm insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir yaşam standardına ulaşmalarını amaçlıyor. Bu hedef, yalnızca maddi yoksunluğu değil, aynı zamanda eğitim, sağlık, temiz su ve sanitasyon gibi temel hizmetlere erişimdeki eşitsizlikleri de kapsıyor. Ayrıca, sosyal koruma sistemlerinin güçlendirilmesi, ekonomik fırsatların artırılması ve kırılgan grupların (kadınlar, çocuklar, engelliler, vb.) korunması gibi önlemleri de içeriyor. Kısaca, yoksulluğun tüm boyutlarıyla mücadele ederek daha adil ve kapsayıcı bir dünya yaratmayı hedefliyor.
Derin yoksulluktan en çok kadınlar etkileniyor
“Üçüncü Uluslararası Yoksullukla Mücadele Konferansı” raporundan çıkan bir diğer çarpıcı sonuç da, derin yoksulluktan en çok kadınların etkilendiği gerçeği. Marmara Üniversitesi’nden Dr. Zeynep Beşpınar, kadınların yoksulluğunun, erkeklerin deneyimlerinden farklı olarak, daha kolay yoksullaşma ve yoksulluktan çıkışta daha fazla risk içermesiyle öne çıktığını söylüyor. Beşpınar, kadınların iş gücüne katılımının düşük olması, güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda kalmaları, eğitim seviyelerinin sınırlılığı ve toplumsal cinsiyet rolleri gibi faktörler, yoksulluklarını derinleştirdiğini söylüyor.
Rapor sonuçlarına göre kadınlar, kriz dönemlerinde, özellikle de afetlerde, daha büyük risk altında. Toplumsal cinsiyet rolleri, yoksulluk, yetersiz barınma koşulları ve erişim sorunları gibi nedenlerle, kadınlar afetlerden daha fazla etkileniyor, hatta hayatlarını kaybediyor. Deprem gibi afetlerde, kadınların hijyen, güvenlik ve yardım erişimi gibi temel ihtiyaçları karşılamakta zorlanmaları, yoksulluklarını ve kırılganlıklarını artırıyor. Afet sonrası dönemde, kadınların iyileşme süreci, ekonomik ve sosyal desteklere erişimleriyle doğrudan ilişkili.
Kadınların yoksulluğuyla mücadele için, toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifine sahip, güvenceli istihdam politikaları, mülkiyet haklarının korunması ve kamucu sosyal politikalar gerekiyor. Kadınların ev ve iş yaşamlarını uyumlaştırmaya yönelik yaklaşımlar yerine, güçlenmelerini sağlayacak politikaların benimsenmesi gerekiyor. Afetlerde ise, toplumsal dayanışmanın ve yerel çözümlerin ön plana çıkması gerekiyor. Afetzede kadınların özneleşmesi, inisiyatif alması ve çözümlere ortak olması, iyileşme sürecini hızlandırıyor.
Yoksullukla mücadele için ne yapılmalı?
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Pınar Uyan Semerci, yoksullukla mücadelede salt ekonomik göstergelerle yetinmeyip, yoksulların deneyimlerini ve katılımlarını merkeze almak kritik öneme sahip olduğunu söylüyor. Semerci aynı zamanda yoksulluğun insan hakları ihlali olarak kabul edilmesinin, yapabilirlik yaklaşımı ve iyi olma hali gibi kavramların, bu alanda daha derin bir anlayış geliştirmemize yardımcı olduğunu da sözlerine ekliyor. Yapabilirlik yaklaşımı, bireylerin potansiyellerini gerçekleştirebilmeleri için gerekli imkanlara sahip olmalarını vurguluyor. İyi olma hali ise, sadece maddi koşulların değil, bireylerin sosyal, psikolojik ve kültürel refahlarını da kapsıyor. Bu çerçeveler, yoksullukla mücadelede daha adil, etkili ve sürdürülebilir politikalar geliştirilmesine olanak tanıyor.
Semerci, yoksulların seslerinin duyulması ve ihtiyaçlarının doğru bir şekilde anlaşılması için, onların deneyimlerini ve bilgilerini aktarabilecekleri katılımcı mekanizmaların kurulması gerektiğini vurguluyor. Yoksulluğun tanımı ve algısı, bu alanda yapılacak her türlü çalışmayı etkilediği için, bu konuda farkındalık yaratmak ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmenin önemli olduğunun da altını çiziyor.
Derin yoksulluk sadece bir gelir düşüklüğü durumu olmanın ötesinde, bireylerin temel hak ve hizmetlere erişimini engelleyen, onları sosyal hayattan dışlayan ve geleceğe dair umutlarını zedeleyen çok boyutlu bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Dünya genelinde milyonlarca insanı etkileyen bu durum, özellikle kadınlar ve çocuklar gibi kırılgan gruplar üzerinde daha derin izler bırakıyor. Bu nedenle yoksullukla mücadelenin, yalnızca ekonomik kalkınma odaklı yaklaşımlarla sınırlı kalmaması, aynı zamanda toplumsal eşitsizlikleri gidermeyi, insan haklarını teminat altına almayı ve yoksulların sesini duyuracak mekanizmalar oluşturmayı hedeflemesi büyük önem taşıyor. Bütüncül bir yaklaşımla, derin yoksulluğun yarattığı kısır döngüyü kırabilir ve daha adil, kapsayıcı bir dünya inşa edebiliriz.