Kitabi olarak “Karasal ve denizel ekosistemler ile diğer su ekosistemleri ve bunların bir parçası olduğu ekolojik kompleksler de dahil olmak üzere canlı organizmalar arasındaki değişkenlik” şeklinde cevaplanan “Biyoçeşitlilik nedir?” sorusunu daha kestirme yoldan “Hayatın devamlılığının anahtarı” diye yanıtlamak pekâlâ mümkün. “Yaşayan gezegenimizin kalp atışıdır” şeklinde aktarıldığı da olur ki bu da en net ve en doğru ifadelerden bir tanesidir.
Biyoçeşitlilik diyerek çok komplike bir kavramdan bahsediyoruz. En temel ihtiyaç olan sudan sağlıklı bir yaşam için başvurduğumuz ilaçlara, fiziki ve zihni sağlık için elzem olan yiyeceklerden değişikliğe uğramasından imtina ettiğimiz iklime, temiz havaya kadar pek çok başlık biyoçeşitliliğin beslediği konular olarak sıralanır.
Kitabi tanımlama olarak verdiğimiz cümlede geçen “…canlı organizmalar arasındaki değişkenlik” bölümündeki “değişkenlik” kısmı türler ve ekosistemler içindeki farklılıkları da içerir. WWF ve Londra Zooloji Derneği (ZSL) tarafından iki yılda bir hazırlanan Yaşayan Gezegen Raporu’nda bunlar şöyle sıralanır:
“Genetik çeşitlilik: Genler, aleller ve genetik özelliklerdeki farklılıklar da dahil olmak üzere bir popülasyon, tür veya ekosistem içindeki genetik bilgi çeşitliliği. Genetik çeşitlilik, değişime yanıt olarak evrim için gereklidir.
Tür çeşitliliği: Belirli bir alandaki farklı türlerin sayısını (tür zenginliği) ve göreceli bolluklarını (tür dengesi) kapsayan tür farklılığı ve bolluğu. Yüksek tür çeşitliliği, çeşitli ekolojik işlevleri ve hizmetleri destekleyebilen sağlıklı ve dirençli bir ekosisteme işaret eder. Tür çeşitliliğinin kaybı ekosistemin işleyişini bozabilir ve genel ekosistem istikrarını azaltabilir.
Popülasyon çeşitliliği: Aynı türün popülasyonları arasındaki özellikler, davranışlar ve genetik kompozisyon farklılıkları da dahil olmak üzere, bir tür içindeki bireylerin farklı coğrafi bölgeler veya habitatlar arasındaki çeşitliliği ve dağılımı. Popülasyon çeşitliliği, bir türün değişime uyum sağlama kabiliyetini yansıtır ve zaman içinde varlığını sürdürme yeteneğini etkiler.
Ekosistem çeşitliliği: Bir bölgedeki ormanlar, çayırlar, sulak alanlar, mercan resifleri, nehirler ve göller gibi çeşitli karasal, denizel ve sucul ekosistem türlerini içeren ekosistemlerin farklılığı. Ekosistem çeşitliliği, alanların yapısal ve işlevsel karmaşıklığını yansıtır ve çok çeşitli türleri ve ekolojik süreçleri destekleyerek genel ekosistem direncini ve üretkenliğini artırır.
Ekosistem işlevlerinin çeşitliliği: Besin döngüsü, birincil üretim ve ayrışma gibi ekolojik süreçlerdeki çeşitlilik ve türlerin ekolojik rolleri, işlevleri ve bu süreçlere katkıları. Yüksek işlevsel çeşitlilik ekosistem direncini artırır.”
Doğa ve biyoçeşitlilik aynı anlama mı geliyor?
Doğa ve biyoçeşitlilik kavramlarının sıklıkla birbirleri yerine kullanıldığına rastlarız fakat aynı anlama gelmezler. Doğa, biyoçeşitliliğe göre daha bütünsel bir kavramdır ki farklı halklar ve kültürler için ayrı anlamlar taşıyabilir. Kültürel çeşitlilik gibi doğa ile kurulan değerler de çeşitlilik gösterebilir. Daha detaylı bir açıklama yapmak gerekirse şunu söyleyebiliriz: İnsanların doğayı algılama ve onunla etkileşim kurma şekilleri, doğanın yaşam kalitelerine sağladığı katkı konusundaki anlayışlarını da biçimlendirir. Bu bağlamda doğa ile biyoçeşitlilik aynı anlama gelmez.
Son 50 yılda yaban hayatı popülasyonunda %73 düşüş
WWF ve Londra Zooloji Derneği (ZSL) her iki yılda bir Yaşayan Gezegen Raporu ismini verdikleri bir rapor yayımlıyor. 2024’te paylaşılan serinin son raporuna göre, yaban hayatı popülasyonu için olumlu cümleler kurmak maalesef mümkün değil. Raporda sonuçlarını gördüğümüz ve doğadaki omurgalı tür popülasyonlarının nispi bolluğunda zaman içinde görülen değişiklikleri takip eden bir sistem üzerine hazırlanan Yaşayan Gezegen Endeksi’ne (YGE) göre, yaban hayatı popülasyonlarının ortalama büyüklüğünde sadece 50 yıl içinde %73’lük düşüş yaşandı. Tatlı su ekosistemleri %85 düşüşle “en ağır kayba uğrayan” olarak kayıtlara geçti. Onu %69 düşüş ile kara ve %56 ile deniz ekosistemleri takip etti. Bölgesel bazlı baktığımızda, izlenen yaban hayatı popülasyonlarında en sert düşüş %95 ile Latin Amerika ve Karayipler’de yaşandı. Afrika’da %76, Asya-Pasifik’te ise %60 düşüş kaydedildi.
Gıda üretimi, doğadaki yok oluşun ardındaki en önemli etkenler listesinin birinci sırasında. Gıda üretimi aynı zamanda tatlı su kullanımının %70’inden ve sera gazı emisyonlarının dörtte birinden sorumlu. Etkenler listesinde, gıda üretiminin ardından; aşırı avlanma, istilacı türler ve hastalıklar geliyor.
Yaban hayatı popülasyonundaki düşüş nasıl sonuçlar doğurur?
Sağlıklı ekosistemlerin yok olması… Yaban hayatı nüfusunun düşmesinin en önemli sonucu budur. Peki ekosistemler zarar gördüğünde ne olur?
- İnsanların hayatlarını devam ettirebilmeleri için elzem olan temiz hava, temiz su ve sağlıklı toprak gibi unsurlara erişim sonlanabilir.
- İnsanlık için ciddi tehditler oluşturan tehlikeli eşik noktalarına daha da yaklaşılır.
Gelin bu “eşik noktaları” ne demek, onu da tarif edelim. İnsan ve diğer birçok tür için ciddi tehditler oluşturacak, dünyanın yaşam destek sistemlerine zarar verecek ve her toplumda istikrar sorunlarına sebep olacak sınırlar “Küresel eşik noktaları” olarak tarif edilir. Bu anlamda bilim insanların ortak bir paydada buluştuğu görüş şu: Önümüzdeki 4-5 içinde iklim ve doğa krizleriyle mücadele etmek için büyük bir kolektif çaba gerekiyor.
22 Mayıs Dünya Biyolojik Çeşitlilik Günü nasıl doğdu?
22 Mayıs 1992’de imzalanan Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin kabul edilişinin yıl dönümü olan 22 Mayıs, her sene tüm dünyada Biyolojik Çeşitlilik Günü olarak kutlanıyor. BM, her yıl, ana hedef olan “Yerkürenin doğal yaşam çeşitliliğinin korunması ve geliştirilmesi” ekseninde belirlenen farklı bir tema çerçevesinde etkinlikler düzenleniyor.