İklim krizi, doğal kaynakların tükenişi veya temiz enerji gibi konular gündeme geldiğinde sıkça karşımıza çıkan düşünce kalıplarından biri şudur: “Zaten dünyanın en büyük sanayi kuruluşları, petrokimya devleri, havayolu filoları, silah sanayi, inşaat sektörü ve süper zenginlerin yarattığı lüks tüketim düzeni var. Her gün binlerce uçak kalkıyor, devasa fabrikalar çalışıyor, ormanlar kesiliyor, madenler açılıyor… Ben plastik poşet kullanmasam ya da musluğu biraz fazla açık bıraksam ne fark eder ki?”
Buna yalnızca bireysel bir kayıtsızlık tepkisi demek haksızlık olur. Çünkü içerisinde yaygın ve yer yer haklı bir şüphenin dışavurumunu da barındırır: “Bu krizin gerçek sorumlusu büyük fosil yakıt şirketleri değil mi? Sanayileşmiş ülkeler değil mi? Neden biz bireyler suçluluk duymalıyız?”
Bu sorgulamalara yersiz demek pek de mümkün değil. Bugün küresel karbon salımının büyük bölümü, birkaç dev şirket ve endüstri tarafından gerçekleştiriliyor. Üstelik bazı çevre aktivistlerinin de sıkça dile getirdiği üzere, “karbon ayak izi” gibi kavramların popülerleşmesinde bu şirketlerin stratejik etkisi var. Örneğin İngiliz petrol devi BP, 2000’li yılların başında “kişisel karbon ayak izini hesapla” kampanyalarını başlatarak, çevresel sorumluluğu bireyin omuzlarına yükleyen bir söylem inşa etti. Bu söylemin arkasında sistemsel sorumluluğu görünmez kılmak ve bireyin “kendini suçlu hissetmesiyle” yetinmesini sağlamak gibi amaçlar olmasında şaşırılacak bir durum yok elbette.
Ancak bu eleştiri ve şüphelerde haklılık payı olması, bireysel eylemin tümüyle anlamsız olduğu anlamına gelmez. Çünkü çözüm yalnızca büyük aktörlerin dönüşümüne bırakılamayacak kadar acil ve çok katmanlı. Bireysel tercihleri, yalnızca sembolik değil aynı zamanda toplumsal talebi ve politik baskıyı belirleyen birer gösterge olarak kabul etmemiz gerekiyor.
Ortakların Trajedisi (Tragedy of the Commons)
İşte tam bu noktada “benim çabam neyi değiştirir ki?” sorusu çevre literatüründe çok önemli bir kavramsal yanılgıyla örtüşüyor: Ortakların trajedisi (tragedy of the commons). Bu kavram, ortak kullanılan sınırlı bir kaynağın (atmosfer, su kaynakları, balık stokları, vb.) herkes tarafından bireysel çıkar gözetilerek sorumsuzca tüketilmesi durumunda, o kaynağın hızla tükeneceğini ve sonunda herkesin zarar göreceğini anlatıyor. Garrett Hardin’in 1968’de Science dergisinde tanımladığı bu fikir, genellikle şu metaforla biliniyor: Ortak kullanılan bir otlak alanı hayal edin. Her çoban, kendi kazancını artırmak için sürüsüne bir hayvan daha eklemenin mantıklı olduğunu düşünür. Bireysel olarak baktığınızda bu zararsız, hatta rasyonel bir karar gibi görünür. Ancak herkes aynı mantıkla hareket ettiğinde, otlak aşırı otlatılır, kendini yenileyemez ve sonunda herkes için değersiz ve kullanılamaz hâle gelir.
Hardin’in altını çizdiği asıl mesele, bireyin yalnızca kendi çıkarına odaklandığı ama içinde bulunduğu sistemin sınırlarını hesaba katmadığı bir yapının nasıl işleyemez hâle geldiği. İnsanlık olarak paylaşılan alanların sonsuz olduğunu varsayma eğilimindeyiz. Oysa içinde yaşadığımız dünya sınırlı; kaynaklar da öyle. Sonuçta herkesin kendi açısından “makul” bulduğu küçük kazanç arayışları, büyük ve geri döndürülemez bir zarara dönüşüyor.
Bugün gezegenimizin kaynakları da bu ortak otlak gibi:
- Okyanuslarda aşırı avlanma nedeniyle türler tükeniyor.
- Atmosfer, sınırsız karbon salımıyla dolup taşarken iklim sistemleri çöküyor.
- Ormanlar, “birkaç ağaçtan ne olacak” mantığıyla yok ediliyor.
- Tatlı su rezervleri, her bireyin ve şirketin “biraz daha harcasam ne olur?” yaklaşımıyla azalıyor.
Dolayısıyla “benim kişisel eylemlerimle ne değişir?” düşüncesinin, sistemi ayakta tutan kolektif bir ilgisizlik biçimi olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Tıpkı otlağa bir hayvan daha salan çoban gibi, her birey küçük etkisini önemsiz gördüğünde toplamda büyük bir kriz doğuyor.
Bu durum yalnızca bireyin değil, sistemin de dengesini tehdit ediyor. İklim krizini yaratan tekil davranışlar değil, milyarlarca insanın aynı anda “önemsiz” saydığı alışkanlıkları. Arabayla işe gitmek, hızlı moda tüketmek, enerji israfı, tek kullanımlık ürünler…
Elbette bireysel tercihler tek başına dünyayı kurtarmaz. Ancak hiçbir toplumsal dönüşüm, o dönüşümün gerekliliğine inanan bireyler olmadan gerçekleşemez. Davranışlarımız taleplerimizi belirler, taleplerimizse sistemleri dönüştürür. Çünkü sistemler, yalnızca tepeden inme kararlarla değil, aşağıdan yukarı doğru hareket eden toplumsal baskıyla da şekillenir. Bugün dünyada geri dönüşüm altyapısından karbon düzenlemelerine, plastik yasaklarından yeşil yatırımlara kadar pek çok politika, önce bireylerin tercihleriyle görünür hâle gelen talepler sayesinde hayata geçirildi.
Bu nedenle kritik soru;
“Ben yaparsam ne olur?” değil,
“Hiç kimse yapmazsa ne olur?” olarak değişmelidir.